In PLOG

Sizin Eşiniz de Kral mı?



Çok sık gittiğim bir pastane vardır Erenköy’de. Çocuğunun oyun sahasının olduğu güzel bir duraktır anneler için. Keyifle oturup az da olsa kendine özel bir zaman yaratmak, kahveni yudumlarken bir gözünle de çocuğunu izlemek en büyük kaçış ve konfordur her anne için.

Bol güneşli bir gündü o gün. Şansım yaver gitti, bahçede boş masa yakalayabildim. Bir sürü çocuk ve onlara bir şekilde dokunan anneleri vardı. Kimi sesiyle, kimi eliyle. Yani ortam yeterince neşeli, yeterince meşguldü. Herkesi izlemek, herkese bakmak, baktığını görmek çok heyecanlıydı. Ben de hazırdım.

Bayılırım yan masada olup da konuşan insanlara kulak kabartmayı. Konu çocuksa, hele konuşan bir anne ise tabi. Her konu bir deneyim, her konu bir öğretidir. Aynı konu da olsa, farklı yaşayanların beni hep arttırdığını bilirim. Dinlerim.

Arka masamda oturuyordu şık ve bir o kadar da bakımlı hanım, bahsettiğim gün. Zaman zaman gördüğüm bir sima idi. Kulağıma gelen o cümle ile kafamı çevirip baktığımda farkettim ve hatırladım. “Senin gibi bir prensese yakışmıyor” dedi sitemkar, biraz da vurgulu bir ses tonuyla. Sinirli ve kızgın olmak duruşuna uygun olmadığı için, duygularını çokça uyandırmadan söyledi söyleyeceğini. O yüzden döndüm ben de. Göz göze gelip tebessüm ettikten sonra, küçük kız çocuğuna çevirdim kafamı. En az annesi kadar şık bu küçük hanım, sonraki konuşmalardan anladığım kadarıyla seneye okula gidecek ve sanırım 5 yaşlarındaydı.

Uzun siyah saçları itina ile taranıp ortadan ayrılmış ve taşlı tokalarla tutturulmuştu. Ayak bileklerine kadar uzun çiçekli elbisesi ve rugan çizmeleri ile çok şıktı. Belli ki oyun parkı için oldukça fazla olan bu kostüm başka bir plan için giyilmişti diye geçirdim içimden. Yanılmışım. Beni asıl meraklandıran, kızını bir prenses gibi gören annenin, yakıştıramadığı şeyin ne olduğu idi. Sonradan anladım. Üstüne döktüğü meyve suyu eteğini ıslatmış ve annesi kirlenen elbise ile dolaşılamayacağı fikrini sürekli söyleyip, bunun bir prenses için uygun olmayan bir vaziyet olduğunu iletiyordu. Defalarca.

Konuşmalar buradan sonra gidilecek başka bir yerin olmadığı fikrini de veriyordu. Kafamı, kızımın kaydıraktan yüz üstü kaymaya, hatta kayarken de en sevdiği kahraman tarzan gibi bağırmasıyla çevirdim. Anladım ki benim bakışlarım bu masada çok kalmış.  Asıl önemlisi de bir prensese yakışmayacak olan bu sahne ile ne kızım bir prenses ne de ben bir kraliçe olabilirmişim. İkinci kez göz göze geldiğimizde, yüzümde bir prenses yetiştirememiş olmanın hicabı vardı. Hemen çevirdim bakışlarımı. Daha önce de defalarca tanık olduğum prenses ve prensler geldi gözümün önüne. Bu minik kız da onlardan biriydi.

Geldiğimden beri annesi ve annesinin bir arkadaşı ile masada oturan ve onların sohbetleri ile etrafta koşuşan çocukların gürültülerini dinleyen bu küçük kızı, kolundan tutup kaçırmak istedim, çocuklu bir başka bahçeye. Bilmediği çeşmelere. Duymadığı hayvan seslerine. Önce elbisesini çamurlamak, sonra rugan çizmelerini atmak ve onu çimenlere teslim etmek istedim. Çıplak ayaklarıyla gezsin istedim. Annesine de giderken bir not bırakmaktı gayem. Merak etmeyin kızınız bir çocuk olarak emin ellerde, biraz çocukluk yapıp kaçıyoruz. Mutluyuz.

Çocuk hep kaçmaz mı zaten. Ben kızımla ne zaman sokağa çıksam, onun elimi tutup 5 adım attığımızı hatırlamıyorum. Çocuk hep kaçar, iki adım öteye, iki ağaç sonraya, bir araba arkasına, bir duvarın dibine. Çocuk işte. Kaçar. Özgürlüğüne kaçar. İnadına kaçar. İçindeki büyüğe, dışındaki çocuğa kaçar. Kirlenir. Kirlendikçe coşar. Elleri hep silinir. Islanmadan su içilip, lekelenmeden yemek yenir mi? Yerden alınan fındık. Ter içinde oturulan yemek sofrası. Sormak istedim. Sizin çocuğunuzun çorabı delinmedi mi hiç?

Hayat bir çocuk için dört nala geçen zaman değil miydi zaten. Yakalayamadık çocukluğumuzu. Kaçırdık çocuklarımızı. Demedik mi ne çabuk büyüdün diye? Biz neyi erteledik de sonra kazandık, kaç ertelediğimiz zamana kavuştuk. Kavuşamadıklarımıza alıştık. Biz ne yaşıyorsak ona alıştık. Biz farkına varınca bitmişti. Biz bitmesin dediklerimizi görmedik. Hepsini gömdük.

Çocuğunu prenses gibi yaşatan bir annenin, ona prenses gibi bir hayatı garanti etmekten başka bir şansı var mı? Peki ona kendisinden başka herkesin de bir prenses gibi davranmasını sağlayacak kadar sihirli bir gücü. Kralın adamları olacak etrafında, atlı arabası, kat kat elbiseleri, meyve sularını odasına getiren sevimli dadısı.

Herkes çocuğunun mutlu, herkes çocuğunun neşeli, değer bilen insanlarla beraber olmasını istediği kadar, refah ve ferah içinde olmasını tabi ki ister. Ama, ‘ama’ ile başlayan yüzlerce örnek ve yüzlerce deneyim ile özen içinde ve doğanın dışında yetişen çocukların, ne kadar çok şeyi kaçırdığını görüyoruz. Hiçbir anne çocuğunun bir gün başka sokaklarda, başka apartmanlarda, başka plakalı arabalarda, hatta çoğu annenin dilini bilmediği diyarlarda, kendinden uzak bir hayat yaşayacağını hesaba katmıyor. İşte orada hesap el değiştiriyor.  Koşullar rugan ayakkabılı zamanlardan çıkıp, karşına ödeyemeyeceğin veya nasıl ödeyeceğini bilemeyeceğin bir hesap ile geri dönüyor. Biri diyor ki git şu kapıyı çal. Babam arar diyemiyorsun. Diğeri diyor ki, git bunu yarına yetiştir gel. Kalk anne, kalk, sabaha az kaldı diyemiyorsun. Zaten diyecek bir annen varsa da yanında, neyi tamamlayacağını bilmiyor. O sadece prenses yetiştirmekten haberdar. Daha da kötüsü ise, yetiştirmen gereken bir şeyin olmaması, ertesi günün istediğin saatine kurman keyfini. Sana kalmış. Yani zaten her şeyinin olması ve senin o her şeyinin üzerine, sadece nefes almakla tamamlayacağın bir hayatının olması. Bir gün geliyor ki, insanı robota çeviren bu sahiplik kendi nefesinde boğuyor insanı. Soluk alamıyorsun.

Kim çocuğunun her acısında yanında olabilme garantisi verebiliyor. Bu güvence ile yetişmeye alışmış bir çocuk bir gün annesini kaybettiğinde, eteğindeki lekeleri temizlemek için biraz büyümüş olmuyor mu? Bir gün okuyacağımız, horlayan bir adam ile uyumaya çalışan prensesin, öpsem de kurbağa olsun temennisi bence komik olmayacak.

O güne dönecek olursak. Yaşları 2 ile 10 arası değişen bir sürü çocuk vardı bahçede. Bir de prenses. Bütün çocuklar sonsuz bir coşku ile vakit geçiriyorlardı, zamanı bilmeden. Her anne dudağından, yapma kızım, koşma oğlum, acıktın mı diye sesler geliyordu. Ben duyuyordum. Garipsemiyordum. Garipsemememi de garipsemiyordum. Tek alışamadığım, o küçük kızın 1 saattir aynı masada oturması ve bir film izler gibi etrafa bakması, bir eli ile aklına geldikçe lekeli eteğini kapatmasaydı. Ve bir de madem prensestin, neden köşkünde kalmadın, buradasın sorusunun yanıtıydı bilmediğim.

O küçük kız çocuğunu prenses yapan veya bir başka çocuğu prens yapan tüm steril annelerin en büyük korkusuydu bir bahçeden elma çalmaları. Biliyorum. Ama belki de bu korkuda dip dibe durdukları başka ortakları da vardı. Tarafsız değildi bu duruşlar. Koruyucuları vardı. İşte bu yüzden, tam da kızımın yakın arkadaşının gelip, birbirlerini görür görmez sarılıp, yerde yuvarlanmaya başladıkları anda, üçüncü kez göz göze geldiğim bu hanıma sormak istedim. Sizin eşiniz de kral mı?

Related Articles

0 yorum:

Yorum Gönderme