PLOG etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
PLOG etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

In PLOG

Sizin Eşiniz de Kral mı?



Çok sık gittiğim bir pastane vardır Erenköy’de. Çocuğunun oyun sahasının olduğu güzel bir duraktır anneler için. Keyifle oturup az da olsa kendine özel bir zaman yaratmak, kahveni yudumlarken bir gözünle de çocuğunu izlemek en büyük kaçış ve konfordur her anne için.

Bol güneşli bir gündü o gün. Şansım yaver gitti, bahçede boş masa yakalayabildim. Bir sürü çocuk ve onlara bir şekilde dokunan anneleri vardı. Kimi sesiyle, kimi eliyle. Yani ortam yeterince neşeli, yeterince meşguldü. Herkesi izlemek, herkese bakmak, baktığını görmek çok heyecanlıydı. Ben de hazırdım.

Bayılırım yan masada olup da konuşan insanlara kulak kabartmayı. Konu çocuksa, hele konuşan bir anne ise tabi. Her konu bir deneyim, her konu bir öğretidir. Aynı konu da olsa, farklı yaşayanların beni hep arttırdığını bilirim. Dinlerim.

Arka masamda oturuyordu şık ve bir o kadar da bakımlı hanım, bahsettiğim gün. Zaman zaman gördüğüm bir sima idi. Kulağıma gelen o cümle ile kafamı çevirip baktığımda farkettim ve hatırladım. “Senin gibi bir prensese yakışmıyor” dedi sitemkar, biraz da vurgulu bir ses tonuyla. Sinirli ve kızgın olmak duruşuna uygun olmadığı için, duygularını çokça uyandırmadan söyledi söyleyeceğini. O yüzden döndüm ben de. Göz göze gelip tebessüm ettikten sonra, küçük kız çocuğuna çevirdim kafamı. En az annesi kadar şık bu küçük hanım, sonraki konuşmalardan anladığım kadarıyla seneye okula gidecek ve sanırım 5 yaşlarındaydı.

Uzun siyah saçları itina ile taranıp ortadan ayrılmış ve taşlı tokalarla tutturulmuştu. Ayak bileklerine kadar uzun çiçekli elbisesi ve rugan çizmeleri ile çok şıktı. Belli ki oyun parkı için oldukça fazla olan bu kostüm başka bir plan için giyilmişti diye geçirdim içimden. Yanılmışım. Beni asıl meraklandıran, kızını bir prenses gibi gören annenin, yakıştıramadığı şeyin ne olduğu idi. Sonradan anladım. Üstüne döktüğü meyve suyu eteğini ıslatmış ve annesi kirlenen elbise ile dolaşılamayacağı fikrini sürekli söyleyip, bunun bir prenses için uygun olmayan bir vaziyet olduğunu iletiyordu. Defalarca.

Konuşmalar buradan sonra gidilecek başka bir yerin olmadığı fikrini de veriyordu. Kafamı, kızımın kaydıraktan yüz üstü kaymaya, hatta kayarken de en sevdiği kahraman tarzan gibi bağırmasıyla çevirdim. Anladım ki benim bakışlarım bu masada çok kalmış.  Asıl önemlisi de bir prensese yakışmayacak olan bu sahne ile ne kızım bir prenses ne de ben bir kraliçe olabilirmişim. İkinci kez göz göze geldiğimizde, yüzümde bir prenses yetiştirememiş olmanın hicabı vardı. Hemen çevirdim bakışlarımı. Daha önce de defalarca tanık olduğum prenses ve prensler geldi gözümün önüne. Bu minik kız da onlardan biriydi.

Geldiğimden beri annesi ve annesinin bir arkadaşı ile masada oturan ve onların sohbetleri ile etrafta koşuşan çocukların gürültülerini dinleyen bu küçük kızı, kolundan tutup kaçırmak istedim, çocuklu bir başka bahçeye. Bilmediği çeşmelere. Duymadığı hayvan seslerine. Önce elbisesini çamurlamak, sonra rugan çizmelerini atmak ve onu çimenlere teslim etmek istedim. Çıplak ayaklarıyla gezsin istedim. Annesine de giderken bir not bırakmaktı gayem. Merak etmeyin kızınız bir çocuk olarak emin ellerde, biraz çocukluk yapıp kaçıyoruz. Mutluyuz.

Çocuk hep kaçmaz mı zaten. Ben kızımla ne zaman sokağa çıksam, onun elimi tutup 5 adım attığımızı hatırlamıyorum. Çocuk hep kaçar, iki adım öteye, iki ağaç sonraya, bir araba arkasına, bir duvarın dibine. Çocuk işte. Kaçar. Özgürlüğüne kaçar. İnadına kaçar. İçindeki büyüğe, dışındaki çocuğa kaçar. Kirlenir. Kirlendikçe coşar. Elleri hep silinir. Islanmadan su içilip, lekelenmeden yemek yenir mi? Yerden alınan fındık. Ter içinde oturulan yemek sofrası. Sormak istedim. Sizin çocuğunuzun çorabı delinmedi mi hiç?

Hayat bir çocuk için dört nala geçen zaman değil miydi zaten. Yakalayamadık çocukluğumuzu. Kaçırdık çocuklarımızı. Demedik mi ne çabuk büyüdün diye? Biz neyi erteledik de sonra kazandık, kaç ertelediğimiz zamana kavuştuk. Kavuşamadıklarımıza alıştık. Biz ne yaşıyorsak ona alıştık. Biz farkına varınca bitmişti. Biz bitmesin dediklerimizi görmedik. Hepsini gömdük.

Çocuğunu prenses gibi yaşatan bir annenin, ona prenses gibi bir hayatı garanti etmekten başka bir şansı var mı? Peki ona kendisinden başka herkesin de bir prenses gibi davranmasını sağlayacak kadar sihirli bir gücü. Kralın adamları olacak etrafında, atlı arabası, kat kat elbiseleri, meyve sularını odasına getiren sevimli dadısı.

Herkes çocuğunun mutlu, herkes çocuğunun neşeli, değer bilen insanlarla beraber olmasını istediği kadar, refah ve ferah içinde olmasını tabi ki ister. Ama, ‘ama’ ile başlayan yüzlerce örnek ve yüzlerce deneyim ile özen içinde ve doğanın dışında yetişen çocukların, ne kadar çok şeyi kaçırdığını görüyoruz. Hiçbir anne çocuğunun bir gün başka sokaklarda, başka apartmanlarda, başka plakalı arabalarda, hatta çoğu annenin dilini bilmediği diyarlarda, kendinden uzak bir hayat yaşayacağını hesaba katmıyor. İşte orada hesap el değiştiriyor.  Koşullar rugan ayakkabılı zamanlardan çıkıp, karşına ödeyemeyeceğin veya nasıl ödeyeceğini bilemeyeceğin bir hesap ile geri dönüyor. Biri diyor ki git şu kapıyı çal. Babam arar diyemiyorsun. Diğeri diyor ki, git bunu yarına yetiştir gel. Kalk anne, kalk, sabaha az kaldı diyemiyorsun. Zaten diyecek bir annen varsa da yanında, neyi tamamlayacağını bilmiyor. O sadece prenses yetiştirmekten haberdar. Daha da kötüsü ise, yetiştirmen gereken bir şeyin olmaması, ertesi günün istediğin saatine kurman keyfini. Sana kalmış. Yani zaten her şeyinin olması ve senin o her şeyinin üzerine, sadece nefes almakla tamamlayacağın bir hayatının olması. Bir gün geliyor ki, insanı robota çeviren bu sahiplik kendi nefesinde boğuyor insanı. Soluk alamıyorsun.

Kim çocuğunun her acısında yanında olabilme garantisi verebiliyor. Bu güvence ile yetişmeye alışmış bir çocuk bir gün annesini kaybettiğinde, eteğindeki lekeleri temizlemek için biraz büyümüş olmuyor mu? Bir gün okuyacağımız, horlayan bir adam ile uyumaya çalışan prensesin, öpsem de kurbağa olsun temennisi bence komik olmayacak.

O güne dönecek olursak. Yaşları 2 ile 10 arası değişen bir sürü çocuk vardı bahçede. Bir de prenses. Bütün çocuklar sonsuz bir coşku ile vakit geçiriyorlardı, zamanı bilmeden. Her anne dudağından, yapma kızım, koşma oğlum, acıktın mı diye sesler geliyordu. Ben duyuyordum. Garipsemiyordum. Garipsemememi de garipsemiyordum. Tek alışamadığım, o küçük kızın 1 saattir aynı masada oturması ve bir film izler gibi etrafa bakması, bir eli ile aklına geldikçe lekeli eteğini kapatmasaydı. Ve bir de madem prensestin, neden köşkünde kalmadın, buradasın sorusunun yanıtıydı bilmediğim.

O küçük kız çocuğunu prenses yapan veya bir başka çocuğu prens yapan tüm steril annelerin en büyük korkusuydu bir bahçeden elma çalmaları. Biliyorum. Ama belki de bu korkuda dip dibe durdukları başka ortakları da vardı. Tarafsız değildi bu duruşlar. Koruyucuları vardı. İşte bu yüzden, tam da kızımın yakın arkadaşının gelip, birbirlerini görür görmez sarılıp, yerde yuvarlanmaya başladıkları anda, üçüncü kez göz göze geldiğim bu hanıma sormak istedim. Sizin eşiniz de kral mı?

Devamı...

+1

0 Yorumlar

In PLOG

Soğuktan Yanmış Çocuk



Kapıya kadar geldiysen çıkarsın dışarı. Ayakkabını giy. Adımını at. Çocuğu kap. Zafer senin. Hadi iyi gezmeler.

Çocuk doğduğundan beri aynıdır bu sokak kokulu, yani dış cephe kaplamalı programlar.  En küçüğü 1 günlükken başlar, büyüklüğünü ilan edene kadar sürer.

Diyeceğim şu ki. Bir çocuk dışarı çıktı mı, her kafadan ses de çıkar. Kışın çıkıyorsa çocuk donar. Yazın çıkıyorsa yanar. Ben anladım ki, biz ilkbahar çocukları doğurmuşuz. İki mevsim arası dört duvar.

Bir çocuk anne-babasıyla dışarı çıkacaksa, bir ton kişi vardır müdahil olan. Büyükler. Komşular. Akrabalar. Her birine yanıt yetiştiririz. Bizden hızlı konuşanlara, ya boyun eğeriz, ya da nanik der, arkamızı döneriz. Ha bunu sadece başkaları yüzünden mi yaparız. Hayır tabi ki. İnsanız, zaaflarımız var, korkularımız var,  bir sürü çocuk yetiştirmemişiz, kendi çocuğumuz çok özel, aman bir şey olmasınla başlar beyin tırtıklamaları, ben dikkat edeyimle devam eder. Ama sonrası bilinmez ki, çocuk bihaber büyür. Kara bastı mı çığlık atar, ayakkabısına kaçınca su, ağlamaya başlar.

1 günlükken başlar demiştim ya. Yapmadım mı? Yaptım. Ama çok şükür erken fark ettim ve 6 aylık kızımı o yüzden buz gibi sulara bırakıverdim. Alıştı. O yüzden şimdi iki şeyi üst üste giyse içinden yanardağlar fışkırıyor, yanakları kızarıyor.

Deli bağlar gibi bağlarız çocuğu daha ilk günden. Çocuk ağırlığından fazla giyinir. Yüzüne kapatılan örtülerle nefes alabilmesinin tek nedeni, çocuğa olan aşırı düşkünlüğümüzü, arada örtüyü kaldırıp, ah canım benim ne de güzel uyuyor diye göstererek, içeriye hava girmesini sağlamaktır. Aslına bakarsanız çocuk uyumuyordur. Bayılmıştır.

Geçen bir hastanenin çocuk bölümüne gelen kadının muhtemelen içinde çocuk olduğunu düşündüğüm ana kucağını, bekleme salonundaki masaya koyup, eline aldığı dergiyi karıştırmasıyla bastı içime fenalık. Çocuk içeride. Kim bilir ne zamandır. Üstünde battaniye. Uçmasın diye de gergin tutturulmuş tül gibi birşey. Gözüm takıldı. Kaldım orada. İşlemim bitti, eve gideceğim, oturdum ben de koltuğa. Karşısına. Merak ediyorum. Bu çocuğu görmem lazım. Acaba birileri bir yerde kronometre mi tutuyor? Acaba çocuğun annesi içinden yüze kadar mı sayıyor? Acaba çocuğun babası gelip kahraman mı olacak? Yoksa kadın çanta yerine ana kucağı mı taşıyor? Açsana kadın örtüyü. İçeriye yağmur mu yağıyor derken, kadın bir anda dergiyi masaya bırakıp ayağa kalkıyor. Hah diyorum rekor kırıldı, kitaba geçti, bakıyorum, kadın bunalmış, ceketini çıkarıyor. Ve ben oradan ardıma bakmadan kaçıyorum. Evet kaçıyorum. Çünkü bana bu eziyet fazla geliyor. Bu şimdi korumacılık mı?

Çocuk doktoru bana daha ilk gün şunu demişti. Sen nasıl üşüyorsan, o da üşür, sen nasıl terliyorsan o da terler. Yani giyim konusunda deli olma. Onu koru, kolla ama kendinden farklı düşünme. Yazın da öyle. Önlemini al, güneşin altında bırakma ama güneşle de tanışmasını sağla. Bu işin uygun zamanları yok mu? Biliyoruz. Uzmanlar her gün anlatıyor.

Şimdi kış zamanı ya. Konuya biraz da o yüzden girdim. Etrafım, sadece gözü gözüken çocuklarla kaplıyken, yazmak istedim. Çocuk donsun hasta olsun demiyorum. Ama çocuk bir üşüyebilsin yahu. Şöyle bir anda içi ürpersin. Sonra gidip elini ateşe tutabilsin. Kalorifere dokunabilsin. Dokunduğunda keyif alsın. Ellerini birbirine sürtsün, kırmızı burnunu avuçlarının içine alıp, bir hoh desin.

Biz her  şeyi abartmakta ve kendine özgü doğrular geliştirmekte çok başarılıyız. Banane diyorsun, bir şey söylesen ters cevap alırsın diye. Oturuyorsun ama görüyorsun gözünün önünde bir şey ters. Bir arkadaşım parktan eve dönünce çocuğunun kıyafetlerini çıkarmak için 10 dakika harcamıştı. En son ulaştığı atlet ise ter içindeydi. Dönüp çocuğa o kadar koşup, zıplarsan böyle olursun demişti. Hadi oradan dedim gülerek, soğuktan yanmış çocuk. Ne kadar kolay yükleriz, karar aşamasında olmayan bir çocuğa, kendi kararlarımızın sonuçlarını.

Kimse çocuğunun hasta olmasını istemez tabi. Bunun için özel çaba da harcamaz. Ama bazen ne kadar özen gösterirsen göster, çocuk mikrobu alabiliyor. Fazla ya da az giyindiği için değil, belki de başka bir çocuğun, belki de olur olmaz fazla fazla öpen bir büyüğün kendisinden. Ama biz suçlu bulmayı başarıyoruz. Kadın diyor ki kızına. Bu çocuğu sokağa çıkarmasaydın, hasta etmezdin. Kadın da kendini suçlu gördükçe daha da üzülüyor, biraz hava alsın istedim demekle yetiniyor. Ama diğer kadın daha da bastırıp, havayı daha güzel havada aldırsaydın. Kimse demiyor ki, yahu bu çocuk, hasta da olur. Olmaya da bilir. Bazen çocuk sıcacık havada bile terler, öksürmeye başlar. Bezginleşip, yatağa düşebilir. İşte o zaman kadın diyor ki kocasına. Aman çocuğu bizimkilere bırakalım, bir de hasta masta ederiz gittiğimiz yerlerde, milletin ağzını çekemeyeceğim.

Başkalarına ne deriz. Başkaları ne der. Çocuğunu hasta eden anne olmak istemez psikolojisiyle, çocuklar bahara kadar salonda oyalansın. Ben çadır da kurarım iki koltuk arasına.

İşte evlere kurulan çadırlarla çocuklar kampı, çadır altında halı, yanında televizyon, önünde soyulmuş armut olarak algıladı. O yüzden duvarda yürüyen çocuklar türedi. Ben kalorifer borusuyla tavana kadar tırmanıp, anne bak maymun gibi olabiliyorum diyen bir kız çocuğunun annesiyim. Garip geliyor ama gerçek bu. Şimdi ben bu enerjiyi koltuk tepelerinde, masa üstlerinde, mutfak tezgahlarında harcatarak eşyanın tabiatına da haksızlık etmeyecek miyim. Her zaman dışarı çıkardım. Soğuk, kar, yağmur bize bariyer yapmadı. Yapmasın diyenleri dinledim. Yeteri kadar giydirip, yeteri kadar zaman içinde. Çok da iyi oldu. Tersi olsa, maymun gibi olabilen çocuğun başka yetkinlikleri de ortaya çıkabilirdi soğuk üfleyen havalarda. O çeşitli yetkinlikleri görmeyi seçmedik.

Çocukken çok severdim mevsim kartlarını. Üstündeki renkli renkli resimlere bakmayı. Her mevsime uygun koşulları okumayı. Şimdi de öyle değil mi? Çocuklara dört mevsim olduğunu anlatırız. İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış. Anlatırız da, çocuklarımızın soğuk havalarda giysin, ayakları üşümesin dediğimiz botları hiç kirlenmez. Yağmur çizmeleri çamurlanmaz. Onlar alışveriş merkezlerinde şık bir takı olur ayaklarında.



Şöyle bir kar yağsa. Çıksak. Parça parça düşen tanelere doğru açsak ağzımızı, kapasak gözümüzü. Kendi etrafımızda dönsek. Dolsa ağzımıza karlar. Hemen erise.  Kahkahalarla gülsek. Kollarımızı açsak. Kocaman sarılsak kara. Tuttuğumuz gibi yerden alsak. Fırlatsak yan tarafa. Şöyle bir yağmur yağsa. Ahmak olsak, yine de kaçmasak. Plastik çizmelerimizle bassak sulara. Sıçrasa üstümüze. Kapatsak şemsiyeyi. Kahkahalarla gülsek. Şöyle bir soğuk olsa. Şöyle bir rüzgar. Bütün çocuklar camdan bakıp, kış gelmiş, artık dışarı sarkıtamayacağız ayaklarımızı, ellerimizi, kollarımızı, hayallerimizi deyip, kendilerini hikayelerindeki gibi kış uykusuna yatan ayı zannetmeseler.

Devamı...

+1

0 Yorumlar

In PLOG

Dünyayı Flu Al


Acaba 6 yaşındaki çocuk, arkadaşlarına, rokfor peynirli kanepeyi tattınız mı derken, arkadaşı da ona gujer ve mokka daha lezizdi mösyö diye mi cevap veriyor diye meraklanmadım değil. Şatoda yaşayan, kökleri kraliyet ailesine uzanan, zaten dadısının sabah kahvaltısında tartine ekmeği arasına emmantel peyniri ile beslediği çocuklardan bahsetmiyorum.

Çok istenir oldu her özel günü farklı kılmak, farklı yaşamak ve yaşatmak. Aslına bakarsanız yaşatmak. Yaşamayı ertesi güne saklıyoruz. Ertesi gün yaşıyor çoğu kişi. Çünkü  verdikleri davetin kokuları ve konuşmaları ertesi gün düşüyor postalarına. Ay ne güzel olmuş. Ay ne şıktı etraf. Ay harika bir pasta idi. Ay her detay çok iyi düşünülmüştü. İşte onlar o anda başlıyorlar koltuklarına yayılıp, zaferi kutlamaya.

Düğünden bahsetmiyorum. Çocuk yaş gününden bahsediyorum. En son bir arkadaşımın bizzat katıldığı, 5 yıldızlı bir otelin salonunda öğleden sonra içkili kokteyl ile şekillendirilen ve detaylarını duydukça gözlerimin açıldığı bu davete şaşkınlığım gölge düşürürdü kesin. Arkadaşım ise, o kadar alışmış ki, çocuğunun arkadaşlarının yaşgünüleri, onda acaba sıradaki nasıl olacak beklentisini doğurmuş. Ona sordum, sen bu salona nasıl gireceksin diye. Öyle ya, buranın davetlisi bir gün davet eden olacaktı kendi salonuna. Bilemiyorum dedi, düşünerek.

Neden birşeyleri basit yaşayamıyor, neden her sahiplendiğimiz şey için hep bir şeyleri geçme, hep birilerini yenme gayreti içinde kararlar veriyoruz. Oysa en düşünülmesi kolay ve en sade olacak olan bir davet değil midir çocuk yaşgünü. Bir pasta, çokça gürültü, büyüklerin sevgi dolu bakışlarından öte ne olabilir ki başka süs.

Yaşgünü bir sosyalleşme ve geniş kitlelere yayılma eğilimi içinde yaşanıyor çoğu zaman. Buna itirazım yok. Kalabalık aileler, eşler, dostlar mekanı gürültülü hale getirebilir. Getiriyorsa da ne güzel zaten. Herkes sevdiği insanın yanında yer alırmış sözünden yola çıkarsak, senin için birilerinin orada, o istediğin yerde olması çok nazikçe. Ama ben hep birşeyleri katlama merakı içindeki davetlerin çocuk organizasyonlarına da yansımasını kaldıramıyorum. Çocuğun bu beklenti eşiğinde ne kadar hızla tepelere çıktığını görmemelerini ve çocuklara aslında ne kadar büyük kötülük yapıldığını da anlamıyorum. Kuzey yaşgününü, Kerem gibi parti evinde yapamasa üzülecek mi? Annesi kocasına dertlenecek mi? Daha az mı eğlenecek? Yaşgünü daha mı az hatırlanacak?

Yaşgünü kesinlikle kutlanmalı. Kişi senede bir gün kendine ait olan bu günü, sevdikleriyle beraber, yaşına bağlı olarak, gerek yemek yiyerek, gerek eğlenerek, gerek sohbet edip, gerekse de bir pasta keserek anmalıdır diyorum. Pasta da değil, hatta son zamanlarda mum simgesi oldu bu özel günün. Çünkü herkes her an pastaya hazırlıklı olmadığı için, bir kurabiyenin üstüne, bir dilim kekin üstüne, hatta bazen bir meyvenin bile üstüne iliştirip bir mumu, dilek tutmak isteyebiliyor. Ne güzel anılmak, ne güzel özel bir günü bir anlığına da olsa kucaklamak.

Bizim aile de öyledir. Minik bir bebekten, en yaşlı dedemize kadar, mutlaka bir telefon, bir hatırlama yaşatılır gün sahibine. Bu insanı mutlu eden ufacık bir şey bile olsa, çok önemlidir. Kişi düşünüldüğünü hissederse, düşünmeyi, değer verildiğini hissederse değer vermeyi öğrenir. Büyük paketler, küçük paketler değildir her zaman sözkonusu olan. Ama bir çocuğun hakkıdır, kurdelelerle sarılmış bir kutuyu merakla açması. Ona bu şansı vermek ne zordur, ne de pahalı. Yani dünyadaki en kolay şey, bir çocuğu mutlu etmektir. Ama maalesef bir çocuğu mutsuz etmek de o kadar kolay olmuştur artık.

Minik minik yapılan köftelerin üzerine koyulan kürdanlar gördüm. Kürdanların üstüne Mira 3 yaşında yazılıp, yapıştırılmış etiketler gördüm. Kürdanlar biterse diye, tabağın yanına mekan sahibinin koyduğu kürdanlar etiketsiz diye kızan anneler gördüm. Bu anneleri taklit eden kızlar gördüm. Kağıttan tacı yırtıldığı için yaş günüm olmasın diye ağlayan çocuklar gördüm. Zeynep’in yaşgününe palyaço gelemediği için, harçlığını biriktirmeye karar vermesini gördüm. Kaan’ın pastası büyük olmayınca mumu üflememesini gördüm. Bunlardan daha fazlasını gördüm. Bunlardan çok daha fazlasını duydum.

Masalarımız vardı vitrinlerin önünde. Büyük masalarımız. Üstünde pohaçalar, pudra şekerli tartlar, limonlu kakaolu kekler, patates salatası, kurabiyeler ve ev yapımı pasta olurdu. Mevsimine göre bazen çilekli, bazen böğürtlenli, bazen muzlu. Ya çikolatalı ya beyaz kremalı.  Ama çok leziz, çok güzel. Akrabalar, kuzenler, arkadaşlar. Hep bir arada. Evde. Salonda. Herkesin kendisine bir yer bulduğu, kiminin yere, kiminin sandalyeye oturduğu, sandalyesinin tüllerle kaplı olmadığı, birazdan kapı çalınıp içeriye örümcek adamın girmediği evler vardı. Evler vardı, sarı ışıkları yanardı akşam olunca, ama anneler sohbete devam eder, çocuklar gelen oyuncaklarla oynar, ilerleyen saatlerde babalar katılırdı.

İmkanlar arttıkça, kazançlar çoğaldıkça, hizmetler evlerin dışına çıktıkça, tercihler de kendi yerlerini değiştirebiliyorlar. Aslına bakarsanız, eğer imkan var ise, annenin de bir anlamda bu özel günde hizmet görmesini, çocuğuyla bu günü yaşamasını, gelen dost, akrabalar ile sohbet etmesini kesinlikle bir şans olarak görüyorum. Çünkü bu karmaşa, çoğu zaman insanın neyi, nasıl yaşadığını fark ettirmiyor. O yüzden bardağına çay koyan, çayına şeker tutan, boş tabağını önünden alan birilerinin olması çok güzel. İşte çocuğuna sarılıp, kameraya gülümseyebilirsin, çünkü yorgun değilsin, güzel çıkacaksın.

Anlamadığım şu. Bütçe arttıkça, organizasyonun derecesinin de artması. Neden büyük imkanlara sahip bir insan, bir çocuk yaşgününe inip, parasını bozduramıyor. Bir çocuk yaşgününde herşeyi basit düşünemiyor. Neden ne kadar fazla, o kadar iyi olduğunu sanıp, çocuğuna öyle yetmeyi tercih ediyor.



6 yaşındaki bir çocuğa yapılan yaşgününün şekli itibariyle, anne ve babasının ileride onun için planladığı düğünün detayları beni hayal dünyama itiyor. Güzel de kurarım vesselam. Çocuk olmama gerek yok. Bu hayal için zaten o çocuk da çoktan büyüdü. Çok da şey istiyor. Diyor ki ayın yüzeyinde fotoğrafçıya, “dünyayı flu al, bizi netle, instagrama koyacağım.”

Devamı...

+1

0 Yorumlar

In PLOG

Netimiz Sınırsız


“Pembe kedi desenli tablet var mı” der kadın, garsona. Garson da “3 numaralı masa kullanıyor, ama birazdan kalkacaklar. İsterseniz onlar gidene kadar beyaz ayılı olanı vereyim” diye karşılık verir. Kadın kocasını dürter, “ay sana buraya gelmeyelim dedim, bunların hizmetleri iyi değil, şuraya bak, kalp şekilli tablet bile yok, artık modası geçmiş gonca modeli var” diye dertlenir.

Abarttığımı sanıyorsunuz değil mi. Hayır abartmıyorum. Bir müddet sonra artık restoranların oyun odaları gibi, oyun kasaları olacak. Ve o kasalarda tüm çocukların ezbere bildiği oyunların yüklü olduğu tabletler yer alacak. Çocuklar nasıl belirliyorsa gidilecek yeri, tabletler de çekecek ebeveynleri, sanki bir oyun salonuna gidiyorlarmış gibi. Çocuk annesine diyecek, “orası son oyunları indiriyor, hem şarj derdi de yok, her masanın altında priz var”, babası sevinecek, “iyi oldu bu iş ya, şarjıyla uğraş, son oyun satın almasıyla uğraş, bir de elektrik faturası var, süper süper, gidelim de biraz deşarj olalım.”

Nereye gitsem, özellikle akşam yemeklerinde, çocukların hadi kalk anne, hadi sıkıldım anne, hadi yiyin  de gidelim anne, dediklerini duymuyorum. Hatta tam tersi, hadi oğlum kalk gidiyoruz artık, bari giderken elinden bırak şunu dediklerini sıkça duyar oldum. Çocuklar kendilerini oyalayacak, vakitlerini geçirecek tek amaçlı malzemeyi bulmuşlar. Oynamak. Zaman geçiyor evet. Anne baba da rahatsız edilmiyor. Onlar dost sohbetlerinde şen kahkahalarını savuruyorlar. Saatler geçiyor ama hala yapılacak bir sürü dedikodu var. Arada göz ucuyla masaya yumulmuş dünya zekisi çocuklarına bakıyorlar. Keyifleri yerinde. Bir kadeh daha sipariş ediyorlar. Dünya zekisi diyorum. Çocuk zeki. Diyor ki kadın “vallahi biz bir şey öğretmedik, nasıl da kullanmayı biliyor şuna bak, anam bunlar doğuştan zeki” Bu çocukların doğuştan zeki olduğuna ben de katılıyorum da, sonradan zeki kaldıklarına inanmıyorum. Çocuklar aptallaşıyor. Çocuklar robotlaşıyor. Konuşmayı unutuyor, hayatın, oyunu kazanınca çalan müzikten ibaret olduğunu sanıyorlar. Müzik bitiyor çocuk buğulu gözlerle anlam aramaya başlıyor. Çocuğa soruyorsun, Ali naber, nasılsın? Ali suratına bakıyor. Annesi dürtüyor, oğlum cevap versene. Ali gene cevap vermiyor, annesi cevap veriyor. “Bunların aklı fikri oyunda, bak sen buna bilmem neyi sor, bülbül kesilir.” Ayol ben ne yapayım öyle bülbülü, çocuk iyiyim teyze, sağol demeyi beceremiyor daha. Hayır anneler de bir garip olmuş, normal olmayanı normal gösterir durumdalar. Bu çocuk arkadaşlarına, akrabalarına, öğretmenlerine veya yolda giderken karşılaştıklarına bak nasıl bahçeler, evler, apartmanlar yapıyorum, ne yaratıcıyım diye sonuçlarını mı söyleyecek. Bu sonuçları konuşurken ne akıllı çocuk mu olacak. Hep derim, dünyanın en iyi okullarını bitirse ne olur bir çocuk, gidip bir bakkaldan ekmek almayı beceremiyorsa.

Ben sabah kahvaltısını yaptıktan sonra eline tabletini alan ve akşam yemeğinde masaya oturmayıp, oyununun daha bitmediğini söyleyen çocuk biliyorum. O çocuğun annesini biliyorum. O çocuğun babasını biliyorum. Ve her ikisinin de bu durumdan şikayetçi olduğunu biliyorum. Bizim en iyi becerdiğimiz şey. Şikayet etmek. Çocuğundan yaşlısına harikayız bu konuda. Ama biri çıkıp da çözüm şu demeye ya korkuyor, ya çözüme inanmıyor. Çünkü bu şikayet kendini tekrarlıyor, hatta kendine yeni şikayetler doğuruyor, çünkü aynı anne baba çocuğunun tablet modelini bir üste çıkarıyor. O yüzden çocuklarının olası ruh hali durumlarından dert yananlara söyleyecek çok şey buluyorum.

Komşularımız olacak ileride, geçmişte bir fincan maya için yoğurt var mı diye kapılarını çaldığımız. Soracağız onlara, yeni versiyonu yükledilerse bu akşamlık bize verebilirler mi tabletlerini. Merak etmesinler, şarjını biz doldururuz. Komşular da gelmesin, herkes kendi evinde pijamasını giysin, çayını demlesin, görüntülü sohbet ederiz. Sohbetimiz, ay pardon netimiz sınırsız.

Neden birşeylerin sınırlarını çizemiyoruz. Neden tabağımıza az alıp yiyemiyoruz. Neden 10 dakikalık kestirmeyi akşama kadar uyumaya, neden bir iki kadehi sarhoş oluncaya kadar doldurmaya devam ediyoruz. Herşeyi sonsuz doyana kadar yaptığımız için, karşımıza çıkan her yeni şeye de böyle bağlanıyoruz işte. Teknoloji ise hele sözkonusu, onun girdabı daha da büyük. Herkes içinde.

Çoooookkk uzun süren hafta sonlarımız vardı. Anneannemizle, babaannemizle geçirilen. Ağacına tırmandığımız meyvelerimiz, gece 12 olunca biten televizyonlarımız. Sessiz sinemalarımız. Adam asmalarımız. Kelime oyunlarımız. Sabah kahvaltılarımız. Kalabalık sohbetlerimiz. Aynı yatakta yattığımız kuzenlerimiz. Sadece özel günlerde alabildiğimiz pastalarımız. Et bebeklerimiz. Kasetlerimiz. Yani kısacası oyalanacağımız bir sürü az şeyimiz. Daha mı az zekiydik. Evet daha az şeyden haberdardık ama zaten onlar yoktu. Olmadıkları için biz de az mı olduk. Az mı kaldık. Az mı doyduk, az mı mutlu olduk.

Keşke her çocuğun çimene basma, her çocuğun toprağı eşme şansı olabilse. Bahçede büyüyen çocukların ellerinde oyalanacakları ne kadar yaşamsal şey var ise, onu hayatın robotik düzeneğinden uzaklaştırıyor bu kesin. Ama ben şunu da biliyorum ki, çocuk bildiğin bir hamurdur, ona ne verirsen o şekle girer. İster onu yuvarla üstüne yumurta sür, ister süsle saç örgüsü yap. Herşey anne ve babada biter.

Dönelim tablet çılgınlığına. Çoğu insan çocuğunun eksik kalması, bilinmemezlik içinde olmasından korktuğu için bile bile bu kötülüğü yapar. Çünkü kimse altta kalmak istemez, Nesrin hanımın oğlunda olana, kendi çocuğunun iç geçirerek bakmasına tahammül edemez. Biz kendi tahammül edememezliğimiz içinde tahammülsüz çocukların ebeveynleri olmayı seçiyoruz. Sonra da atıyoruz çantamıza cüzdanımızdan önce tabletleri, çıkıyoruz dışarı. Nereye gidersek gidelim, nasılsa bizi rahatsız edecek bir çocuk olmayacak. Çocuk da bir nevi tablet olmuş zaten, çantada taşıyoruz.

Devamı...

+1

0 Yorumlar

In PLOG

Uçan Araba İcat Ediyor


Babalar çalışmasa da yine aynı olurlar mı diye düşünüyorum. Ya da babasına göre değişir diye bir cümle kurayım da, alınan olursa, bu cümlenin içine soksun kendini. Her evde yaşanıyor bu. Baba daha mı az seviyor. Yooo. Daha mı az düşünüyor.Yooo. Daha mı az sahipleniyor. Yooo.

Kadın da çalışıyor, adam da çalışıyor günümüzde. Sanırsın ki, kadın işine hiç konsantre olmuyor, masaya oturmaya gidiyor, iki lak lak, Leyla hanımla bir kahve, bir kek tarifi, yeni müdürün dedikodusu, iki mail ile günü bitiriyor, baba isesanırsın havada uçan araba icat ediyor, sun roof’u olsun mu diye iyileştirmeye açık alan çıkmış, onu tartışıyorlar. Kafa olmuş duman, gözler fer fecir, yaka baş ayrı yönlerde, sanki apartmana girerken saldırıya uğramış. Suratı dersen asıklık mastırı yapıyor. Ağzından düşen ilk kelime yorgunluk üzerine kurulmuş tez başlığı, detaylar ise tezin hipotezleri. Mutlaka kabul görüyor. Jüriden de geçiyor.

Bu görüntü, her kademedeki adamda var. Hani derseniz, ama adamlar kadından daha iyi kariyer bantında, sorumluluğu ve stresi fazla. Yok öyle değil. Adam memur da olsa böyle, genel müdür de olsa böyle. Bu işin aralığı yok, hepsi aynı noktadan alıyorlar davranış modellerini. Çocuk koşuyor kapıya, “aaababam gelmiş” diyor. Suratta bir gülümseme ve tebessüm çok şükür var, çocuğu şöyle bir kucağa alıp pışpışlama da işin olursa iyisi, olmasa da şaşırılacak birşey değil.

Adam kavgalı değilse hatun kişisi ile, ona bir selam çakar, oturur koltuğuna. Öpeni öper, öpmeyeni belli eder. Yeni moda bu. Sevdiğini söylemez ama belli eder. “Seninki nasıl belli ediyor” diye sordu kadın diğer kadına. “Benimle haftada en az 4 gün sevişmek istiyor” dedi kadın. “Bu seni sevdiğini mi gösteriyor, biraz da kendisi için bir şey yok mu” dedi diğer kadın. Neyse, bu konuyu sonra yazacağım. Kadınlar da bir hoş. Sevdiğini gösterme şekline verilen örneğe bak. Desene her akşam gelir, nasılsın der, günün nasıl geçti der, gelir sarılır, yoruldun mu diye sorar vs desene.

Dönelim bizim konumuza. Adam eve gelir. Bugün var ya ile başlayan akşam muhabbeti, iş hayatının adama getirdiği en kötü anları ve hep onun başına gelen kötü senaryoları ile devam eder. Bu kısa konuşma sonrası adam eline, daha atmam gereken çok maillerim var diye notebook’unu alır ve o gece bir müddet sona erer.

Kadın eve kocasından önce gelmiş, çocuğuyla ilgili günü dinlemiş, onunla oyun oynamış, yemeğini yedirmiş ve sohbet etmiştir. Kocasının maillere döndüğü süreçte çocuğunu yatırma aksiyonuna geçmiş, gün içinde yaşadığı tüm olayları bir köşeye bırakmak zorunda kalmıştır. Mutfağa girmiş, yemeği ayarlamış, çamaşırlara bakmış, çocuğuyla oynamış, çocuğunu yıkamış, çocuğun ertesi gün giyeceği kıyafetleri ayarlamış, ödevleri var ise birlikte bakmışlar, bilmem kimin yaşgünü organizasyonu için ne yapacaklarına karar vermişler, yani hediyeyi de secmislerdir.

Çocuk süt ister, anne koşar. Tam oturmuş daha makale başlığını okumadan çocuk ağlar, anne kalkar. Yemeğini ağzına anne tıkar. Poposunu anne yıkar. Kıyafetini anne giydirir. Soran olursa da cevabı nettir. “Ee Can annesini istiyor” Ee Can annesini nasıl istemez. Gece karanlıkta onu görüyor. Uykudan uyanınca onu görüyor. Mutfakta annesinin arkası dönük tezgaha doğru. Babası iki tabak taşıdığında “bugün iş yok mu” diye soruyor.

Adamların kötü niyetli olduğunu düşündüğüm için söylemiyorum. Öyle bir pay biçilmiş ki, nerdeyse koca pastadan bir lokma düşmüyor babaya. Genetik mi, öğretilen mi, güdüsel mi bilmiyorum, her evde senaryo az veya çok aynı çalışıyor. “Demettt koş, Ege düştü” diyen baba tanıyorum. O babayı çok da seviyorum. Çok da iyi bir adam. Ama iki metre uzağında düşen çocuğu için, ortam dışında olan eşine seslenebiliyor. O eş de gelip, “aaa Egecim, iyi misin, bir yerin acıdı mı” diyebiliyor. O da alışmış, garip gelmiyor. Sanki biz, bize okutulmuş görevlerimizle bir nevi robotlar misali piyasaya sunuluyoruz. Kimimiz fabrika ayarlarına dokunulmadan yaşamaya devam ediyor, kimimiz de, arıza yapıyor.

Baba geliyor akşam eve. Çocuk daha iki yaşında. Durdan anlamaz. Sustan anlamaz. Yaptan anlamaz. Almış eline arabasını fırlatıyor sağa sola. Babası diyorki, “ne laftan anlamaz çocuksun sen, iyice şımarmışsın”. Anne bakıyor, acaba evdeki diğer çocuğa mı diyor diye. Yoo diye düşünüyor, o içeride yarınki matematik sınavına çalışıyor. Sonra baba kalkıyor, alıyor yerden arabayı, çocuğa doğru eliyle sallayarak, “ben sana yapma demedim mi” diye bağırıyor. Çocuk ağlıyor. Annesine koşuyor. Anne ayağa kalkıyor.“Bana bak, zaten şu çocuğu akşamları kafanı kaldırdığın işinin arasında görüyorsun, bu zamanı da tahammülsüzlüğünle ona bağırarak mı geçireceksin.” Hele bunu diyen anne bir de ev hanımı ise, arkasına ekliyor. “Bu çocuğu 24 saat gören benim, benim tahammülümün kalmaması lazım, sen kime bağırıyorsun öyle.” Ee şimdi bu çocuk kakası gelince babasını çağırır mı? Bu diyalog pastadaki son lokmayı da anneye kazandırdı. Anne aldı kiloları yine.

Kızmasın babalar, herkes misafirlerin yanında en mükemmel taraflarını gösterirler ya da herhangi yönlerini mükemmel gibi gösterirler ya, izlendiğini bilmeyen etrafınızdakilere şöyle bir bakın yürürken. Şu haftasonu genellikle babalarıyla olan çocukları gözlemliyorum da, evet istisnalar yok değil doğru, ama hangi baba çocuğunu salıncakta tek eliyle sallıyorsa diğer eliyle de mesajlarına bakıyor. Ya da pusetiyle itiyorsa, telefonuyla konuşuyor. Bir an bu bir klasik diye geçiriyorum içimden ama sonra geliyor aklıma. Adam haklı ofisten mail gelmiş. Sun roof emniyet kurallarına uymuyormuş.

Devamı...

+1

0 Yorumlar

In PLOG

Şehriye Olan Erkek


“Yemezsen arkandan ağlar kızım, sonra da seni getiren leylekler alır, polislere verirler” deyip kahkaha atmak istiyorum. Gerçekten bunları söyleyen ebeveynlerin zamanla bunlara inandıklarını düşünüyorum. İnansınlar zaten, bunları söyleyerek çocuklarından daha akıllı olduklarını düşünmesinler. Bazen hiç düşünmeden, bir anda ağzından çıkıveriyor tüm palavraları. Hiç tekledikleri de olmuyor. Her duruma, her koşula karşılık bir anda konuşuveriyorlar. Hem de bu insanlar okumuş yazmış ve bilgi, kültür seviyesi yüksek insanlar. Yani aşağısını eleştirsen yukarısı var, yukarısını eleştirsen aşağısı kurtarıyor. Ama sonuçta leylek ile polis işbirliği içinde hikayelerinde buluşuyor işte.

Evet hepimiz bir şekilde böyle büyüdük, bunları duyduk. Yaşadık. Yaşatıldı. Bizim jenerasyon zaten nasıl büyüdü ben de şaşırıyorum. Şimdiki bu kadar itina ve özenin dışında büyüyen bizler, neden eksik kaldık veya neydi bizi koruyan bazen düşünüyorum. Ama ya şimdi. Her bilgiye bu kadar kolay ulaşılan bir iletişim ağında yaşarken, her bilginin bu kadar hızla yayıldığı bir ortamda bulunurken hala bazı şeyleri görüyor ve yaşıyor olmak beni şaşırtıyor, güldürüyor ve bazen de kızdırıyor.

İnsan çocuğunun sahibi midir ve her türlü davranış ve şekli istediği şekilde verir mi, vermeli mi acaba gibi bir savı düşünmekten kendimi alamıyorum. Her şeye karışan, meraklı bir tip olmak istiyorum bazen. Susmamak, sana ne diyenlere inat konuşmak istiyorum. Bazılarının bilmemezliklerini, bazılarının bilip de kolaya kaçmışlıklarını yüzüne vurmak istiyorum zaman zaman. Onları aşağılamak veya ben bilirimi oynamak değil amacım. Her söylediğini duyan, onu hafızasına yazan, içinde hisseden ve öğrendiklerini davranışlarına çeviren küçük bir çocuğa sarılmak için yapmak istiyorum. Abartma desinler istiyorum. Gerek kalmıyor. Her karşılığım, karşılıklı çünkü.

Küçük pembe yalanları duymadan büyüyen ya da bu küçük pembe yalanları kullanmadan çocuk büyüten ebeveynlerin olduğunu sanmıyorum. Hepimiz öyleyiz. Benim söylemek istediğim, çocuğa anlamsız, manasız, saçma ve gerçek olmayacak bilgiler iletip, ona inanmalarını beklemek ve onları öyle yönlendirmek. Bir çocuğa yemeğini yemezsen arkandan ağlar diyen bir anne, sonrasında çocuğunun çok akıllı olmasından bahsedebiliyor ya da çok duygusal bir çocuk olduğunu söyleyebiliyor. Çocuğa olmayan bir şeyi zorla inandırıp, sonra da onun duygusallığını izlemek nasıl bir psikoloji bilemiyorum. Düşünsenize çocuk, tabağındaki yemeği yemezse hep bir şeyleri üzeceğini düşünecek, istemediği her şeyi yapma zorunluluğu hissedecek. Bir bilene sormuşluğum yok, ama bunu bilmek için de uzman olmak gerekmiyor. Ağzında lokması kocaman olmuş, çevire çevire yutamayan çocuğun suratındaki ızdırap, doymuşluk o kadar bariz ki, o tabağındaki köfte üzülmesin diye kendine eziyet ediyor ve annesi de köfte çöpe gitmeyeceği için ıslık çalıyor. Hele ki yediği şey pilav ise,  ben bu kadar çok çocuk istemem diye çocuk habire daldırıyor kaşığı. Böyle bir şey var mı? “Bir kız bir erkek çocuğum olsun diye iki tane bıraktım” diyor çocuk. Annesi de nerden biliyorsun ya ikisi de kız olursa diyor. Yok diyor çocuk, şehriye olan erkek.
Yapılan yönlendirmeler ve karşılıklardaki en iğreti olduğum şey ise, çocuğun bir yere çarpması veya düşmesi sonucu, hep suçlu olan masa, sandalye, duvar ve parkelerin olması. Konuşamayan, hissedemeyen, dokunamayan yani kısacası canlı bile olmayan eşyalara duygu veya davranış nasıl yüklenir ki. Çocuk her kafasını çarptığında kapıyı döven baba, büyüdüğünde de başkalarını mı dövecek. Çünkü bu çocuk öyle veya böyle, bir şeylere çarpacak büyüyünce. O zaman hep suçlu ve dövülmesi gereken karşı taraf mı olacak? Al çocuğu yerden, çok mu ağlıyor, sarıl ona, oğlum doğru yürüsene, bak burada kapı var de, geç. Kapı, baca dövme seremonisi de nedir?

Çocuğun kandırılma fikri bana çok adil gelmiyor. 3 yaşında kızım var, daha bir gün bile yapılacak olandan farklı bir şey söylediğimi hatırlamıyorum. Kızmasına, ağlamasına veya başka bir tepki göstermesine aldırmadan. Çünkü günü kurtarmak için yapılan her şeyin bir alışkanlığa dönmesine ve sonrasında onun bana karşı olan güveninin azalmasını görmeye katlanamazdım. Kaldı ki, kandırıyorsam, bir gün kandırılmayı da öğretiyordum ona. Bu benim için büyük bir tehlikeydi her zaman.

Kahve içersen arap olursuna gülüyorsun da, uyumazsan öcüler gelir sözü beni daraltıyor. İnsan çocuğunu olmayan soyut ama korkunç ve kötü olduğu varsayılan bir şey ile korkutup, tehdit eder mi? Onun, o korku içinde mışıl mışıl uyuyacağını düşünüp, onu öcünün kucağına teslim edip, bir an evvel uyusa da, televizyondaki bilmem ne programını izlesem moduna geçer mi? Doktoru da korku konularına ekleyip, yapılması sağlığımız için gerekli olan iğneyi veya başka bir uygulamayı çocuğun gözüne, aklına soka soka çıkarır mı? Bir gün birisi “yemeğini yemezsen annen seni doktora götürür, bak iğne yaparlar” dedi, o anda çok da aç olmayan kızıma. Hemen bu cümlenin altını doldurmak istedim, göz göze geldiğim kızım için. “Yemeğini yemez, gıdanı alamaz olursun, vücudun yorgun düşer hastalanırsın diye doktora gitmek zorunda kalırız, yoksa durup dururken doktora gitmeyiz, zaten iğne de bizi hastalıklardan korumak için yapılır, hiç de kötü bir şey değildir” dedim. “Zaten buna da ihtiyaç yok, sen yemeğini şimdi yemezsen, sonra yersin” diye de ekledim. Kızım anladı. Sarı yelekle sarılığın geçtiğini düşünen insanlar varken, aslında kendi iğnemizi evde yapabiliriz demek istiyor bazen insan. Biz ne bilmiş insanlarız diye de eklemek istiyorum.

Neden korkularla tanıştırıp, neden korkularla ikna yolunu seçiyoruz. Çünkü birini ikna etmenin en kolay yolu onu korkutmaktır. Onu tehdit etmektir. Ve biz de elimizde bize sonsuz derecede inanan çocuğumuzu kolaycılığımızla kandırıyoruz. Bu çoğu zaman içinde bulunduğunuz anı kurtarsa da, ileride çocuğunuzun başka soruları ve davranışları karşısında, başka palavralar bulmaya sevk ediyor insanı.

Bir de polislerin mevcut aile düzenine olan bir müdahalesi var ki, çocuklar kendi iç dünyalarında bu mesleği nereye koyuyor görmek isterim. Geçen önümden yürüyen bir bayan balon isteyen çocuğuna, polis arabasını gösterip, polisler var bak, hemen gidelim, şimdi alırsak kızarlar dedi. Çocuğun o masum, o şaşkın, o anlamaya çalışır suratındaki ifade karşısında kendi kendime gülen deli oldum cadde ortasında. Belki acelesi var, belki üstünde para yok ya da evdeki bir sürü balona bir yenisi eklemek istemiyor ama bu kadarına da pes.

Çocukları hep duygularından yakalıyoruz. En hassas yerinden. Annesinden mesela. Senin annen olmayacağım diyor kızdığı oğluna. Çocuk yıkılıyor, gözleri doluyor. Pipisinin düşeceğini sanıyor başka çocuk gene söz dinlemezse. Öpeyim geçsinle kandırıyor, leylekli masallarla avutuyoruz. O yüzden çocuk acaba ben iyi bir çocuk değil miyim, iyi olmak için ne yapmalıyım, ailemi nasıl mutlu etmeliyim diye kendine sorular soruyor. Çünkü hala şirinleri görememiş. Ama onları görmenin iyi bir çocuk olmaktan geçtiğini söylemiş hikayeler hep ona.

Devamı...

+1

0 Yorumlar