In PLOG

Kimin Şevkatinde Çocuklar


Bir mesai arkadaşım oğlunun bakıcısı ile mahalle bakkalı hakkındaki macera dolu senaryoyu bana anlatıp, çocuğunun da çizgi film kahramanlarını tasvir eder nitelikteki kendilerine aktarımını da ekleyince bayılacak gibi olmuştum. Bu şehir efsanesi gibi gelen duyumlara yarı yarıya inanır, pek de kaile almazdım. Yanı başımdaki adamın başına gelince, yan masada da ben varım, benim de başıma gelebilir diye içimden geçirmedim değil. Kaygıyla ilk tanıştığım zamanlardı. Her anne gibi istem dışı, karnımdaki bebeği okşarken buldum kendimi. Korudum onu. Sıcaklığımı verdim. Yok bebeğim yok, ben seni başkalarına teslim edemem dedim kendi kendime. Şanslıydım. Annem vardı. Onun şefkatinde büyüdü kızım.

Büyük şehrin, kim kimesiydi bu serzeniş. Bilmem ne teyzene atla gel desen en az 1 saatte varacağı evinde, neler olduğu, nelerin döndüğüne dair bir kuşkuydu. Bir telaştı. Bir korkuydu. Öğle tatilinde bir bakayım da geleyim dediğimiz hayatlarımız olmadı ki. Bir emzirsem de kokusunu içime çeksem. Süt izni kullanamayan ve kullanamamış arkadaşlarım, süt izni kullanırken, suratına dünyanın en aşağılık insanıymışsın gibi bakan yöneticiler varken, benim öğle tatili beklentilerim fanteziden ibaretti elbette. Süt odaları yaptılar şirketler. Dolaplar koydular içine. Koltuklar yerleştirdiler. Çocuk resimleriyle süslediler, süslediler de, süt kokulu dudaklı 2-3 aylık bebeklerini evde bırakan annelere bir anlam yüklemediler. Bangır bangır her yerde bağırdılar, bebeklerinize en az 6 ay anne sütü verin diye de, o anneyi 6 ay huzurla beslemediler. Çoğu sütten kesildi. Sütten kesilmemek için ellerinde taşıdıkları makinelere bağlandılar, biraz daha, bir iki damla daha diye diye. Makineye bağlı sağlıklı beslenmelerini sürekli fişe taktılar, şarj olsun diye. Onlar da makineye bağlı yaşadılar.

Bebek doğar. Bebek büyür. Elbet büyür. Ama nasıl büyür. İşte asıl mesele bu. Herkes birisine ya da birilerine emanet etmektedir o mis kokulu yavrusunu. Hayat, kadına işine dönme mecburiyeti ve tabi ki işine dönme isteği veriyorsa ve emanet edilecek de bir çocuk varsa, emanet edeceğin de birine ihtiyaç duyuluyor mutlaka. Yakınlarında aile büyüklerin yoksa, olsa bile bu mesuliyeti sahiplenecek, hayatını bir çocuğa adayacak bir gönüllü yoksa, bu hizmeti satın alacağın birilerini bulmaya çalışıyorsun. Küçük şehirlerde, kasabalarda bilmem kim amcanın kızı, bilmem ne teyzenin yeğeni olabiliyor da, büyük şehirlerde tanıdığa, bilinen birine rastlamak kolay olmuyor. Verilen referansların da doğruluğu oldukça tartışmaya açık. Kadın söz konusu kızı bir övüyor, bir övüyor, niye evlat edinmedin diyesin geliyor. Soruyu ee peki niye sizden ayrıldı diye soruyorsun, ee biz evinden çok uzağa taşındık diye cevap veriyor. İyi de bu kız yatılı değil mi, zaten evine haftada 1 gece gidiyor, yürüyerek mi gitmek istiyor diye ilerliyorsun. Bir soruyorsun nereye taşındınız diye, senin iki semt üstünü söylüyor. İletişim kopukluğu ele veriyor yalancı şahidi.

Ben 1 yılda 8 bakıcının girdiği eve bizzat şahit oldum. Emimin daha fazlası olan vardır. İnsanın hemen hemen her ay birine burası tuvalet, burası mutfak, üst katta yatak odaları var, evde internet var, odan burası, çocuğum katı gıdaya geçti, sebze çorbası yapmayı biliyor musun diye anlatması yoruyor kendisini. Sesini kayda alsa, süreci kolay atlatacak. Bir de inanmadan anlatmak var ki, insan bir taraftan kapkacağın yerini gösteriyor, bir taraftan da acaba bu ne zaman gidecek diye alın yazısını okumaya çalışıyor. Biraz paranız varsa bu kıdem yılı dadı ile uzayabiliyor. Çok paranız varsa dadınız, az paranız varsa bakıcınız oluyor. Dadı, bakıcıya 2-3 hatta bazıları 5-6 maaş tur bindiriyor. Dadının paradan ziyade, dezavantajı, çocuktan başka bir şeyle ilgilenmiyor olması. Yemek yapmam. Ütü yapmam. Ortalığı toplamam. Yerdeki halıya yapışmış ipliği de almam diyor. Ama çocuk İngilizce öğreniyor. Kapıdan bir giriyorsun boynuna atlıyor, “i miss you so much mummy”, diye. Eş dost da mutlu. Anne baba gelecekten umutlu. Bakıcıda olan çocuk kapıda sana, anne bana ne getirdin diyor, biraz yoklukla imtihan edilmiş misali. İşin esprisi bir tarafa, verildi mi bebek/çocuk ona bakacak kişiye, hadi gir bakalım genel müdür ile toplantıya. Evde durumlar nasıl? Çocuk uyandı mı? Yeterli uyudu mu? Yemeğini yedi mi? Ben mesela, daha bir bakıcının bile yemeğini yemedi, yemiyor dediğini duymadım, çocuk konuşamıyor ise, bütün mamalarını yiyor, bütün tabağı silip süpürüyor. Bakıcı kilo alıyor, çocuk havada uçuyor. İnanacaksın. Küçük inanmamışları oynayıp, yine de yoluna inanarak devam edeceksin. Bu işte mükemmel bir karşılık yok. Ne işveren tarafında, ne işi yapan tarafında.
Tabi ki önceliğim çocuk. Tabi ki çocukla hata kabul olmaz. Önemli göstergeler ve hissiyatlar kesinlikle sorgulanmalı ve üzerine gidilmelidir diyorum. Ama dedektifliğin de insanın ruhuna fazlasıyla zarar vereceğini düşünüyorum.

Eve kamera yerleştiren arkadaşıma söylemiştim. Bence yerleştirme, masrafa girme, git eve hemen bakıcıyı işten çıkart diye. Yahu durduk yere niye çıkarayım demişti. Nasılsa kamera koyunca çıkarman için bir sürü bahanen olacak demiştim. Beni izlesen, beni de çıkarırsın işten demiştim. İnsanın hiç mi bir kaçamağı olmaz, hiç mi emekleyen çocuğu halının üstünde bırakıp, sevdiği programa şöyle bir bakmaz, hiç mi yorgunluktan oynamaya mecali kalmadığı için, uzandığı yerden topu yuvarlamaz. Bizde köle zihniyeti olduğu ve söz konusu kişi ise dokunulmazımız, bebeğimiz olduğu için, fazla fazla beklenti içinde olabiliyoruz, karşımızdaki insandan fazla sorumluluklar bekleyebiliyoruz. Hayatında oyuncağı hiç olmamış 18 yaşındaki kıza, çocuğu nasıl oynatacağını bilmiyorsun diye kızabiliyoruz.

Bunun bir de tersini düşündürmek istiyorum. Bu ülkede çocuk gelişimi bölümü meslek liseleri ve yüksek okulları varken, bu okulların mezunlarının nerede olduklarını merak ediyorum. Hepsi mi anaokullarında çalışıyorlar. Bu kadar anne-çocuklu bir çevrem olmasına rağmen, benim bildiğim bakıcısı bu formasyonu almış kişi sayısı ya birdir ya ikidir. Ya üniversite öğrencileri? Neden boş vakitlerinde veya ders düzenlerine göre biraz yaşını almış çocuklara ablalık veya ağabeylik yapmak istemezler. Neden bu uygulama bizde yaygın olmaz. Üniversitede okurken yurtdışına çocuk bakmaya giden veya gitmek isteyen bir sürü tanıdığım oldu, onları da dahil ederek söylüyorum, hangimiz kendi ülkemizde cep harçlığımız için, hele hele ilgili bölümde okuyor isek, böyle bir şey yapmak istedik. Evet yurtdışında dil öğrenilecekti, evet belki farklı kültür farklı bir tecrübe olacaktı ama, gidemeyen herkes için niye yanı başımızdaki komşumuz bir alternatif değildi.



Yurtdışında au pair olmak havalıydı, kendi yurdunda okurken bakıcılık yapmak ucuzdu. Bu konuyu bir zamanlar dizi senaristlerine yazmak istedim. Çünkü ülkemizde en çok tüketilen sektördü dizi sektörü, hem de bu kadar çok kadına hitap ederken, koysaydı bir bölümüne bir üniversite öğrencisi, yapsaydı bir çocuğa boş vakitlerinde ablalık/ağabeylik, bakın görün o zaman ne çok evden çıkardı elinden tuttuğu ablasıyla/ağabeyiyle parka giden küçük küçük çocuklar. Biz ne çok severiz başkasının çokça onayladığı işleri yapmayı, göz önünde örneklendirilmiş, kabul ettirilmiş rollere bürünmeyi, şimdi herkes bunu yapıyor ile başlayan cümlelerin arkasına kendimizi yerleştirmeyi. Kimse yapmıyorken sadece düşünüp, yapıyor olmayı ertelemeyi. Biz ne çok seviyoruz başkaları alkışlıyor diye bir şey yapmayı. Başkalarının bastonlarını kullanmayı.

Related Articles

0 yorum:

Yorum Gönderme